HaberlerSon Dakika Gelişmeleri

​Mehmet Şimşek’in başarısını engelleyen görünmez duvar nedir?

​Mehmet Şimşek göreve geldiğinde herkes hızlı bir toparlanma bekliyordu. Ancak aradan geçen yıllar, bambaşka bir tabloyu gözler önüne serdi. Özal ile Derviş dönemleriyle yapılan çarpıcı kıyas, sorunun sanılandan çok daha derinde yattığını fısıldıyor. Zamların, seçim takviminin ve küresel savaşların gölgesinde asıl belirleyici olan o gizli etkeni okuyunca bakış açınız değişecek.

Mehmet Şimşek göreve geldiğinde pek çok kişi ekonomide hızlı bir toparlanma beklerken, aradan geçen 3 yılı aşkın süre bambaşka bir tabloyu ortaya çıkardı. Yüksek zamlar, eriyen alım gücü ve bir türlü dinmeyen fiyat baskısı, vatandaşın kemer sıkmaktan yorulduğu bir dönemi işaret ediyor. Peki bilgisi ve deneyimi tartışılmayan bir bakan neden Turgut Özal ve Kemal Derviş gibi kısa sürede sonuç alamıyor? Bu yazıda ekonominin çarklarının neden dönmediğini, geçmiş dönemlerden kalan dersleri, hukuk güvenliği ile büyüme arasındaki görünmez bağı, zamların ve seçim takviminin yanında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) cephesindeki yeni siyasi denklemi ayrıntılı biçimde ele alacağız. Ayrıca küresel gelişmelerin, özellikle Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ekseninde yaşanan gerilimlerin faturayı nasıl kabarttığına da mercek tutacağız. Şimdi tablonun ilk halkasından, yani sahadaki gerçeklerden başlayalım.

Ekonominin çarkları neden bir türlü dönmüyor

Sokaktaki vatandaşın gündelik hayatına bakıldığında tablonun ne kadar ağırlaştığı hemen fark ediliyor. Market fişlerinden akaryakıt istasyonlarına kadar her alanda hissedilen artışlar, Maliye Bakanı‘nın omuzlarındaki yükü daha da büyütüyor. İnsanlar biraz rahat nefes almak isterken neredeyse her gün yeni bir sorunla karşılaşıyor. Alım gücündeki erime, yalnızca dar gelirliyi değil orta sınıfı da doğrudan etkiliyor. Kemer sıkma politikalarının uzaması, toplumdaki sabrı giderek zorlayan bir noktaya taşımış durumda. Bu tablo, ekonomik programın vaat ettiği rahatlamanın henüz gerçekleşmediğini açıkça gösteriyor.

Görevin üzerinden 3 yılı aşkın bir sürenin geçmesi, beklentilerle sonuçlar arasındaki makası daha görünür kıldı. Uzun süredir yoğun biçimde çalışmasına rağmen Mehmet Şimşek, kalıcı bir istikrarı bir türlü sağlayamadı. Enflasyonla mücadelede atılan adımlar, kısa vadeli rahatlamalar dışında beklenen dönüşümü getiremedi. Faiz, kur ve fiyat üçgeninde kurulan denge, her seferinde yeni bir kırılganlıkla sarsıldı. Ekonomistlere göre bu tıkanıklık, yalnızca teknik tercihlerle değil daha derin yapısal sorunlarla ilgili. Dolayısıyla sorunun kaynağını yalnızca ekonomi masasında aramak, tabloyu eksik okumak anlamına geliyor.

İş dünyasının farklı kesimlerinden yükselen şikâyetler, sıkıntının ne kadar yaygınlaştığını ortaya koyuyor. Sanayicilerin, çiftçilerin ve nakliyecilerin dile getirdiği tükenmişlik, ekonominin sorumlu ismi açısından ciddi bir uyarı niteliği taşıyor. Akaryakıttaki yüksek maliyetler, üretimden lojistiğe kadar bütün zinciri baskı altına alıyor. Bir kamyonun deposunu doldurmanın bedeli arttıkça, market rafındaki ürünün fiyatı da kaçınılmaz olarak yükseliyor. Bu durum, maliyet enflasyonunun neden bu kadar inatçı olduğunu tek başına açıklıyor. Üreticinin sırtındaki bu yük hafifletilmedikçe, fiyat istikrarının kalıcı olması güçleşiyor.

Vatandaşın en çok merak ettiği soru ise oldukça yalın; bu kadar çabaya rağmen neden sonuç alınamıyor. Bilgi ve deneyim bakımından donanımı tartışılmayan Mehmet Şimşek, sahadaki koşullar nedeniyle âdeta eli kolu bağlı bir görüntü çiziyor. Ekonomik kararların tek başına yeterli olmadığı, bunların güçlü bir kurumsal zeminle desteklenmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Piyasaların güven duymadığı bir ortamda, en doğru reçetenin bile etkisi sınırlı kalıyor. Yatırımcıların uzun vadeli karar alabilmesi için öngörülebilir bir gelecek şart. İşte bu öngörülebilirliğin eksikliği, ekonomik programın önündeki en büyük engellerden biri olarak öne çıkıyor. Bu noktada tartışma, kaçınılmaz olarak geçmiş başarı örneklerine uzanıyor.

Özal ve Derviş dönemlerinden kalan kritik ders

Türkiye, benzer ekonomik sıkıntıları geçmişte de yaşadı ve bunları belirli dönemlerde başarıyla aştı. 1980 yılında Özal’ın hayata geçirdiği yapısal reformlar sayesinde ülke, derinleşen bir krizin eşiğinden döndürüldü. O dönemde ekonomiye yön veren kadro, cesur adımlarıyla piyasalara güven aşılamayı başarmıştı. Benzer bir tablo 2001 krizinde de yaşandı ve göreve getirilen Derviş, kısa sürede ekonomiyi düzlüğe çıkardı. Bugünle o günler kıyaslandığında, ekonomi yönetiminin başındaki isim açısından koşulların çok daha ağır olduğu görülüyor. Çünkü o dönemlerde yalnızca teknik reformlar değil, aynı zamanda güçlü bir kurumsal irade de devredeydi.

Geçmiş ile bugün arasındaki asıl fark, bakanların yeteneğinden çok içinde bulundukları ortamda gizli. Sahip olduğu birikim Özal ve Derviş’ten geride olmamasına karşın Mehmet Şimşek, aynı manevra alanına sahip değil. O yıllarda iktidarlar, hukuk güvenliğini sağlayarak yatırımcıya ve halka net bir gelecek vaat edebiliyordu. Bugün ise bu güven zemininin büyük oranda aşındığı, çeşitli araştırmalarda açıkça görülüyor. Kurallara duyulan inanç zayıfladığında, en yetkin ekonomistin dahi elindeki araçlar işlevsiz kalıyor. Bu yüzden mesele, kişisel başarı ya da başarısızlıktan çok bütün bir sistemin işleyişiyle ilgili.

Yargıya duyulan güvenin düşük seyretmesi, ekonomik kararların etkisini doğrudan azaltan bir etken. Anketlerdeki bu olumsuz tablo karşısında Hazine ve Maliye Bakanı, elindeki bütün doğru hamlelere rağmen istediği sonuca ulaşamıyor. Bir ülkede hukukun üstünlüğü tartışmalı hâle geldiğinde, sermaye temkinli davranmayı tercih ediyor. Yerli ve yabancı yatırımcı, öngörülemez bir hukuki ortamda uzun vadeli taahhüt vermekten kaçınıyor. Bu çekingenlik, üretim ve istihdam üzerinde zincirleme bir yavaşlamaya yol açıyor. Sonuçta ekonomik reçete ne kadar doğru olursa olsun, güven olmadan hayata geçmesi güçleşiyor.

Çözümün nerede olduğu aslında pek çok uzman tarafından açıkça dile getiriliyor. Yatırımcı için güçlü bir hukuki zemin oluşturulması gerektiği hükümet kanadından bile zaman zaman ifade ediliyor; ancak kabinenin ekonomi kurmayı bu alanda somut bir adım atıldığını gösteremiyor. Adalet mekanizmasının bağımsız işlemesi, ekonomik istikrarın görünmeyen ama en sağlam teminatı olarak kabul ediliyor. Siyasetin yargı üzerindeki etkisinin azalması, güven ortamının yeniden inşası için kritik bir eşik. Bu adım atılmadan atılan her ekonomik hamle, kısa ömürlü bir rahatlamadan öteye geçemiyor. Nitekim kalıcı çözüm arayanlar, meselenin kökeninin ekonomi değil kurumsal güven olduğunu vurguluyor.

Bu karşılaştırma, aslında iyimserlik için bir zemin de sunuyor çünkü çözümün adresi bilinmiyor değil. Geçmişte benzer krizler, doğru irade gösterildiğinde şaşırtıcı bir hızla aşılabilmişti. Dolayısıyla bugünkü tıkanıklık, aşılamaz bir kader olarak görülmemeli. Kurumsal reformların hayata geçirilmesi, ekonomik programın gerçek potansiyeline ulaşmasının önünü açabilir. Tarihsel tecrübe, güvenin yeniden tesis edilmesiyle piyasaların hızla toparlanabildiğini gösteriyor. Bu yüzden asıl soru, bilgi ya da niyet değil; gerekli adımların ne zaman atılacağı sorusudur.

Hukuk güvenliği ile büyüme arasındaki görünmez bağ

Ekonomi ile hukuk arasındaki ilişki, ilk bakışta göründüğünden çok daha güçlü ve belirleyici. Yatırım kararlarının temelinde güven yattığı için Mehmet Şimşek, sağlam bir hukuki zemin olmadan tek başına mucize yaratamıyor. Bir işletmenin uzun vadeli plan yapabilmesi, kurallara ve mahkemelere duyduğu inanca bağlı. Sözleşmelerin güvence altında olduğu, mülkiyet haklarının korunduğu bir ortamda sermaye çekinmeden yatırıma yöneliyor. Tam tersi durumda ise para, üretime değil güvenli görülen kısa vadeli araçlara kayıyor. Bu tercih, büyümeyi ve istihdamı doğrudan baltalayan bir kısır döngü yaratıyor.

Kur ve enflasyon karşılaştırmaları, sorunun neden yalnızca dış etkenlerle açıklanamayacağını gösteriyor. Savaşların bütün dünyayı etkilediği doğru olsa da Mehmet Şimşek, komşu ülkelerdeki enflasyonun neden daha düşük seyrettiği sorusuyla sık sık karşılaşıyor. Aynı küresel şoklara maruz kalan ekonomiler arasındaki bu fark, büyük ölçüde yönetim ve güven farkından kaynaklanıyor. Bağımsız kurumların güçlü olduğu ülkeler, dış şokları çok daha hızlı absorbe edebiliyor. Uzmanlara göre bu tabloyu değiştirmenin yolu, öngörülebilir bir politika çerçevesi ve güçlü kurumsal yapıdan geçiyor. Kısacası fatura, yalnızca dünyadaki gerilimlere değil, iç dinamiklerin kırılganlığına da yazılıyor.

Bu bağın bir başka boyutu da toplumsal güven ve ahlaki zeminle ilgili. Kurallara olan inancın zayıfladığı bir ortamda Şimşek yönetimi, yalnızca ekonomik değil sosyolojik bir dirençle de karşılaşıyor. Bir toplum çıkar ilişkileri üzerine kurulduğunda, her alanda fırsatçılığın ve haksız kazancın artması kaçınılmaz oluyor. Bu da dürüst üreticiyi ve yatırımcıyı cezalandıran, haksız rekabeti besleyen bir ortam doğuruyor. Ekonomik reformların kalıcı olabilmesi için, kurumsal güvenle birlikte toplumsal ahlakın da onarılması gerekiyor. Aksi hâlde en parlak ekonomik hedefler bile kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm oluyor.

Zamlar, seçim takvimi ve siyasetteki yeni denklem

Önümüzdeki aylar, ekonomik açıdan daha da çetin bir sınavın habercisi gibi görünüyor. Akaryakıttaki yüksek fiyatların üretime yansımaya devam etmesiyle Mehmet Şimşek, giderek daralan bir hareket alanında politika üretmek zorunda kalacak. Sanayicinin, çiftçinin ve nakliyecinin maliyet baskısı, yeni zam dalgalarını gündemde tutuyor. Bu tablo, hane halkının bütçesini zorlarken toplumsal memnuniyetsizliği de derinleştiriyor. Ekonomik göstergelerdeki bu gidişat, siyasetin gündemini de doğrudan belirliyor. Nitekim ekonomik sıkıntılar, seçim tartışmalarını her zamankinden daha hassas bir konuma taşıyor.

Seçim ihtimali gündeme geldiğinde, ekonomik tablonun ağırlığı tartışmanın merkezine oturuyor. Bozuk bir ekonomiyle sandığa gitmenin riskli olduğu düşünülürse, ekonominin sorumlu bakanı üzerindeki baskının neden arttığı daha iyi anlaşılıyor. Pek çok gözlemci, mevcut koşullarda iktidarın erken bir seçime sıcak bakmayacağını değerlendiriyor. Bu nedenle sandığın 2028’den önce önünün açılmasının zor olduğu sıkça dile getiriliyor. Ekonomik toparlanma sağlanmadan atılacak bir seçim adımı, siyasi açıdan büyük bir kumar olarak görülüyor. Dolayısıyla ekonomi ile siyaset, bu dönemde birbirini doğrudan besleyen iki değişkene dönüşmüş durumda.

Siyasetteki hareketlilik yalnızca iktidar cephesiyle sınırlı değil; muhalefet kanadında da dikkat çekici gelişmeler yaşanıyor. Mansur Yavaş’ın CHP’den ayrılma kararı, uzun süredir beklenen ama yine de sarsıcı bir dönüm noktası olarak yorumlanıyor. Adalet duygusu güçlü bir siyasetçinin, tartışmalı bir yönetim anlayışıyla uzun süre uyum içinde kalmasının güçleştiği vurgulanıyor. Bu ayrılığın ardından başkentte bazı ilçe belediye başkanlarının da benzer bir yol izlemesi, partideki çözülmenin boyutunu gözler önüne seriyor. Yavaş’ın bağımsız bir çizgide yürüme kararı, seçmen iradesine verdiği önemi ön plana çıkarıyor. Bu tablo, muhalefetteki yeniden şekillenmenin henüz tamamlanmadığını gösteriyor.

Bu siyasi tablo, ekonomik belirsizlikle birleştiğinde çok daha karmaşık bir denklem ortaya çıkarıyor. Muhalefetin kendi içinde yaşadığı dönüşüm, seçmen davranışını ve gelecekteki dengeleri doğrudan etkileyebilir. Özgür Özel’in ayrılan isme yönelik ölçülü mesajları, kapıların tamamen kapanmadığına işaret ediyor. Yeni siyasi oluşumların güç kazanması, mevcut denklemi köklü biçimde değiştirebilecek bir potansiyel taşıyor. Bütün bu hareketlilik, ekonomiyle siyasetin ne kadar iç içe geçtiğini bir kez daha kanıtlıyor. Vatandaş açısından ise asıl beklenti, bu tartışmaların somut bir refah artışına dönüşmesi.

Uzmanların üzerinde durduğu bir başka nokta, alınması gereken önlemlerin aslında bilinmemesi değil uygulanmaması. Merkez bankasının bağımsızlığının güçlendirilmesi, mali disiplinin korunması ve öngörülebilir bir politika çerçevesi çizilmesi ilk sırada sayılıyor. Bunların yanında yargı bağımsızlığının pekiştirilmesi, yatırım iklimini iyileştirecek en kritik adım olarak öne çıkıyor. Tedarik ve enerji maliyetlerini düşürecek yapısal reformların hızlandırılması da uzun vadeli çözümün parçası. Bu adımlar eş zamanlı atıldığında, ekonomik programın gerçek etkisini göstermesi bekleniyor. Aksi hâlde tek tek atılan hamleler, birbirini destekleyemediği için sonuçsuz kalıyor.

Sonuç olarak ortaya çıkan tablo, tek bir kişinin ya da tek bir kararın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Ekonomik başarının, güçlü kurumlar ve sağlam bir hukuk zemini olmadan kalıcı olamayacağı bir kez daha görülüyor. Geçmiş dönemlerin başarısı, doğru iradenin gösterildiği anda değişimin mümkün olduğunu kanıtlıyor. Bugün ihtiyaç duyulan şey, teknik bilgi kadar bu bilgiyi hayata geçirecek kurumsal cesaret ve güven ortamı. Zamların, seçim takviminin ve siyasi hareketliliğin gölgesinde asıl belirleyici olan da tam olarak bu güven meselesi. Okuyucu açısından en sağlıklı tutum ise, gelişmeleri serinkanlı ve bütüncül bir bakışla izlemek olacaktır.

Başa dön tuşu

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün