İmamoğlu’ndan Netanyahu’ya Silivri’den Tarihi Yanıt
Silivri'de tutuklu bulunan İBB Başkanı İmamoğlu, Netanyahu'nun Erdoğan'ı hedef alan açıklamalarına karşılık verdi. Perde arkasında neler yaşandığı merak uyandırıyor.
12 Nisan 2026 günü Türkiye’nin siyasi gündemini olağandışı bir gelişme sarstı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun sosyal medya üzerinden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı hedef alan açıklamaları, yalnızca hükümet çevrelerinden değil, muhalefet cephesinden de sert tepki çekti. Tartışmanın odağına ise beklenmedik bir isim oturdu: Silivri’deki Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu. Netanyahu’nun söz konusu paylaşımını sosyal medya hesabından alıntılayan İmamoğlu, hem İsrail Başbakanı’na hem de Savunma Bakanı Israel Katz’a sert bir yanıt verdi. Mesajın içeriği, cezaevinden kaleme alınan bir açıklama olması bakımından da kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.

Türkiye’nin siyasi haritasında alışılmışın dışında bir tablo ortaya çıktı; iktidar ve muhalefet, dış dünyadan gelen bu müdahaleye ortak bir kararlılıkla cevap verdi. “Tüm güncel haberler makalenin sonunda verilmiştir.”

Netanyahu’nun söz konusu paylaşımı, 11 Nisan 2026 tarihinde X platformu üzerinden yapıldı. İsrail Başbakanı, bu mesajında Erdoğan’ı İran’a yakın olmakla suçlayarak kendi Kürt vatandaşlarını katletttiğini öne sürdü. Söz konusu iddialar, Türkiye’de hem resmi makamlardan hem de muhalefet partisinin isimlerinden şiddetli bir karşılık gördü. Netanyahu’nun paylaşımının hemen ardından Türk Dışişleri Bakanlığı, İletişim Başkanlığı ve çok sayıda bakan kısa sürede sert açıklamalar yaptı. Bu tepkilerin tamamı, İsrail liderinin söylemlerini gerçek dışı ve diplomatik sınırları aşan bir girişim olarak nitelendirdi. Öte yandan konunun bir diğer boyutunu İsrail Savunma Bakanı Katz’ın paylaşımı oluşturdu; Katz, Erdoğan’ı hedef alan mesajına aynı zamanda Kemal Kılıçdaroğlu, Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ı da etiketleyerek siyasi bir provokasyon niteliği taşıyan bir adım attı.
Netanyahu ve Katz’ın Açıklamalarının Arka Planı
Netanyahu’nun bu tutumunu anlayabilmek için bölgesel denkleme bakmak gerekiyor. ABD ile İran arasında sürdürülen müzakerelerin kritik bir eşiğe ulaştığı bu dönemde Netanyahu, anlaşma ihtimaline açıkça karşı çıkan bir tutum sergiledi. Türkiye’nin bölgesel barış ve diplomasi ekseninde üstlendiği arabulucu rol, İsrail’in çıkarlarıyla çelişen bir zemin oluşturuyordu. Söz konusu gerilim arka planda birikiyor, Netanyahu ise bunu sosyal medya üzerinden kamuya taşıma yolunu seçti. Bir analist, bu tutumun Netanyahu’nun iç kamuoyunu konsolide etme ve uluslararası kamuoyunun dikkatini Gazze’den başka bir yöne çekme amacı taşıdığını değerlendirdi. Nitekim Netanyahu’nun İsrail’deki iç siyasi baskılarla yoğun biçimde boğuştuğu, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kararıyla da uluslararası alanda köşeye sıkıştığı hatırlandığında, bu tür provokatif açıklamaların stratejik bir zaman dilimine denk geldiği dikkat çekiyor. Türkiye ise bu tabloya hem resmi hem de sivil düzlemde güçlü tepkilerle cevap verdi.
İmamoğlu’nun Silivri’den yaptığı açıklama, kısa ama son derece belirleyici bir ton taşıyordu. Cezaevindeki tutukluluğunu sürdüren İBB Başkanı, Netanyahu’nun paylaşımını alıntılayarak şunları yazdı: “Bütün Ortadoğu’da katliam, soykırım ve hukuk dışı saldırılarla masumların kanına girenler! Türkiye Cumhuriyeti, katliamcıların ithamlarını dikkate almaz. Kürtler ise soykırımcılarla yan yana gelmeyecek bir onura sahiptir. Türkiye Cumhuriyeti’ne parmak sallayarak, başlattığınız bu hukuk dışı savaşı meşrulaştıramazsınız!” Bu sözler, yalnızca Netanyahu’ya yönelik değil, aynı zamanda Kürt meselesini manipüle etmeye çalışan söylemlere de doğrudan bir karşılık niteliği taşıyordu. İmamoğlu’nun Kürtler adına söylediği sözler, birlik ve onur vurgusunu ön plana çıkarırken Netanyahu’nun kışkırtmacı söylemi de açıkça reddediyordu. Kamuoyunda İmamoğlu’nun bu yanıtının siyasi çizgisi ne olursa olsun ulusal bir sorumluluk anlayışıyla hareket ettiğini ortaya koyduğu değerlendirmesi güç kazandı.

İmamoğlu’nun Katz’a verdiği yanıt ise ayrı bir netlik taşıyordu. Katz’ın paylaşımında İmamoğlu’nu doğrudan etiketlemesi ve muhalefet isimlerini kışkırtma aracı olarak kullanmaya çalışması, İBB Başkanı’nın keskin bir üslupla reddettiği bir provokasyona dönüştü. İmamoğlu, daha önceki bir etiketlemeye de atıfta bulunarak bu tutumun yenilenmiş bir versiyonuna şu sözlerle karşılık verdi: “Sana daha önce de söylemiştim; demokrasiyi ve hukuku senin gibi elinde onbinlerce masumun kanı olanlardan öğrenecek değilim. Hadi başka kapıya!” Bu yanıt, cezaevinde bulunuyor olmasına karşın İmamoğlu’nun dış politika ve uluslararası ilişkiler konusundaki duruşunu açıkça ortaya koyması bakımından kayda değer bir tutum sergiledi. Mesajın yoğun paylaşım alması, kamuoyunun bu seslere ne denli duyarlı olduğunu da gözler önüne serdi.
Türkiye’den Peş Peşe Gelen Resmi Tepkiler
Türk hükümetinin bu gelişmeye verdiği yanıt, son derece kapsamlı ve koordineli bir biçimde gerçekleşti. Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Netanyahu’yu “yaşadığımız çağın Hitleri” olarak nitelendirerek İsrail Başbakanı’nın Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından savaş suçu ve insanlığa karşı suçlardan ötürü hakkında tutuklama kararı bulunduğunu hatırlattı. Bakanlık ayrıca Netanyahu yönetiminin Uluslararası Adalet Divanı’nda soykırım iddiasıyla yargılandığına dikkat çekerek bu tür açıklamaların “düzeysiz, küstahça ve yalan dolu” nitelik taşıdığını bildirdi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, Netanyahu’nun ifadelerinin hakikatleri değiştirme gücünden yoksun olduğunu vurgularken Ticaret Bakanı Ömer Bolat da İsrail’in uluslararası alanda giderek yalnızlaşan bir çırpınışın içinde bulunduğunu dile getirdi. Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bak ise Türkiye’nin ülkelerden sıradan bir ülke olmadığını ve tarihin hakkın yanında duranlarla zulmün faillerini asla aynı kefeye koymayacağını kaydetti.
AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in değerlendirmeleri de tartışmanın bir diğer önemli boyutunu oluşturdu. Çelik, Netanyahu ve Katz’ın söylemlerini köşeye sıkışmış bir yapının çırpınışı olarak tanımlarken İsrail’in muhalefet isimlerini etiketlemesini Türkiye’nin iç siyasetini istismar etme girişimi olarak nitelendirdi. Söz konusu tutuma karşı iktidar ve muhalefetin ortak bir cephe oluşturması gerektiğini özellikle vurgulayan Çelik, bu tür saldırılara karşı topyekûn bir ulusal duruş sergilemenin millî bir sorumluluk olduğunu ifade etti. Bu yaklaşım, Netanyahu’nun provokasyonunun Türkiye içinde yarattığı siyasi etkiyi tersine çevirme açısından da dikkat çekici bir mesaj içeriyordu. Çünkü söz konusu strateji, Türk siyasi aktörlerini birbirinden farklı konumlara çekme amacı güdüyordu; ancak tam tersine bir birlik tablosu ortaya çıktı.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz da bu gelişmeler karşısında kamuoyuyla paylaştığı mesajında Netanyahu’nun söylemlerini suçluluk psikolojisinin dışavurumu olarak değerlendirdi. Yılmaz, bölgeyi ateşe sürüklemeye yönelik bu zihniyetin insanlığın vicdanında çoktan mahkûm edildiğini belirtirken Türkiye’nin uluslararası hukuk ve barış savunuculuğundan vazgeçmeyeceğini açıkça ifade etti. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy da Netanyahu’nun gerçekleri çarpıtma çabasını, işlediği suçların üzerini örtme girişiminden başka bir şey olarak görmediğini kamuoyuyla paylaştı. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş ise Netanyahu’yu bu suçların baş aktörü olarak nitelendirirken hesap verme gününün mutlaka geleceğini vurguladı. Ulaştırma Bakanı Abdulkadir Uraloğlu da İsrail liderinin köşeye sıkışmışlığının bu tutumun temel nedeni olduğuna dikkat çekti.
İsrail’in Bu Adımının Diplomatik Analizi
Dış politika analistleri, Netanyahu’nun Türkiye’ye yönelik bu saldırgan söyleminin birden fazla katmanlı bir hesap içerdiğini değerlendiriyor. Birinci katmanda İran ile yürütülen nükleer müzakerelerin yarattığı baskı yer alıyor; Türkiye bu süreçte diplomatik bir köprü işlevi görürken Netanyahu bu köprüyü tökezletmeye çalışıyor. İkinci katmanda, Gazze’de yaşanan ve uluslararası hukuk tarafından soykırım olarak tanımlanmaya başlanan eylemlerin yarattığı itibar kaybının gündem dışına itilmesi amacı bulunuyor. Üçüncü katmanda ise NATO üyesi bir ülkede muhalefet isimlerini etiketleyerek iç siyasi dinamiklere müdahale etme ve ayrışma yaratma hedefi okunuyor. Ancak bu stratejinin Türkiye özelinde tam anlamıyla ters teptiği görüldü; iktidar ve muhalefet bu konuda ortak bir tutum benimseyerek dışarıdan gelen kışkırtmaya boyun eğmedi. Bu tablo, diplomatik çevrelerde Türkiye’nin iç politik kırılganlıklarını dışsal baskıya dayanıklı kılan ulusal kimlik bilincinin açık bir tezahürü olarak okundu.
Bu gelişmenin birinci ek bilgi olarak öne çıkan boyutu şudur: Netanyahu hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin çıkardığı savaş suçu ve insanlığa karşı suçlara ilişkin tutuklama kararı, Türkiye’nin tepkisine uluslararası hukukta sağlam bir zemin sunmaktadır. Bu karar nedeniyle söz konusu kararı tanıyan devletler, Netanyahu’yu topraklarına kabul etme yükümlülüğü taşımaktadır. İkinci ek bilgi olarak belirtmek gerekir ki Savunma Bakanı Katz’ın muhalefet liderlerini etiketleme stratejisi yeni değildir; önceki dönemlerde de kullanılmış ve her seferinde Türkiye’deki siyasi aktörler tarafından reddedilmiştir. Bu örnekler, İsrail’in bu taktikle elde etmek istediği ayrışmanın Türkiye siyasi zeminine uygulanabilir olmadığını defalarca ortaya koymuştur. Üçüncü ek bilgi olarak ise İmamoğlu’nun cezaevinden yaptığı bu açıklamanın kamuoyunda uyandırdığı karşılığa dikkat çekmek gerekir; bu durum, tutuklu bir siyasetçinin ulusal gündemdeki ağırlığını ve kamuoyu nezdindeki etkisini koruduğunu açıkça göstermektedir. sadecetv.com da tüm gelişmeleri an be an takipçileriyle paylaşmaktadır.

Bu gelişme, Türkiye’nin bölgesel siyasetteki tutumunun uluslararası bir hesaplaşmanın merkezine nasıl çekildiğini bir kez daha gözler önüne serdi. Netanyahu ve Katz’ın söylemlerinin yalnızca Erdoğan’a değil, dolaylı biçimde Kürt meselesini de içine alarak geniş bir siyasi kapsam çizmeye çalışması dikkat çekiciydi. İmamoğlu’nun Silivri’den verdiği yanıt, bu genişleme girişimine karşı hem bireysel hem de ulusal düzlemde net bir ret mesajı niteliği taşıdı. Türkiye siyasetinin farklı renklerinden gelen ortak tutum, dışarıdan dayatılmaya çalışılan ayrışmanın yaşanmadığını somut biçimde kanıtladı. Bu tablo, ülkenin iç siyasi gerilimlerine karşın dış tehditler söz konusu olduğunda millî reflekslerini devreye sokabildiğini ortaya koyması bakımından önemlidir.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı’nın Netanyahu’ya yönelik kullandığı ifadeler, uluslararası hukuk çerçevesinde de kayda değer bir anlam taşımaktadır. UCM’nin tutuklama kararı yalnızca sembolik değil; pratikte çok sayıda devleti Netanyahu’yu topraklarında gözaltına alma yükümlülüğüyle karşı karşıya bırakmaktadır. Türkiye’nin bu hukuki süreçle tutarlı bir dil benimsemesi, dış politikasını hukukun üstünlüğü ilkesiyle uyumlu yürüttüğünün de bir göstergesi olarak okunabilir. Öte yandan İsrail’in NATO üyesi bir ülkenin muhalefet liderlerini hedef alması, ittifak ilişkileri açısından da rahatsızlık yaratacak bir sınırı aştığı biçiminde değerlendirilmektedir. Söz konusu davranışın İsrail’i uluslararası alanda daha da köşeye sıkıştırdığı, uzmanlar tarafından defalarca dile getirilen bir görüştür.
Mansur Yavaş’ın da bu süreçte Katz’a tepkisini koyduğu gözlemlendi. Her iki muhalefet liderinin İsrail Savunma Bakanı’nın provokasyonuna boyun eğmeksizin açık ve güçlü bir tutum sergilemesi, Türk siyasetinin bu tür dışsal müdahalelere verdiği ortak yanıtı simgeler hale geldi. Konunun uluslararası alanda yankı bulması ise “#GenocidalNetanyahu” etiketinin özellikle ABD başta olmak üzere birçok ülkede gündem oluşturmasıyla kendini gösterdi. Dünya kamuoyunun bu gelişmelere duyarlılığı, yalnızca Türkiye özelinde değil, global ölçekte de Netanyahu’nun tutumuna yönelik yoğun eleştirilerin sürdüğüne işaret etmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin tutumu, uluslararası vicdanla örtüşen bir çizgide değerlendirilmektedir.

Sonuç olarak 12 Nisan 2026, Türkiye siyasetinin hem dışa hem de içe yönelik kritik bir mesaj verdiği bir gün olarak tarihe geçti. İktidar ve muhalefet figürleri, cezaevinden yapılan açıklamalar dahi olsa, bu konudaki tutumlarını berrak ve güçlü biçimde ortaya koydu. Netanyahu ve Katz’ın söylemlerinin yarattığı polemik, aynı zamanda Türkiye’nin Ortadoğu politikası, Filistin davası ve uluslararası hukuk konusundaki kararlı tutumunu da bir kez daha gündeme taşıdı.