IRA ve ETA Silahı Bıraktı; PKK’da Neden Bu Kadar Zor?
Dünyada yaklaşık 3.500 ile 4.000 kişinin ölümüne yol açan IRA ve yaklaşık 800 kişiyi öldüren ETA, şeffaf ve denetlenebilir süreçlerle silahlarını kalıcı biçimde teslim etti. PKK ise yaklaşık 50 bin insanın ölümünden sorumlu tutulmasına karşın 11 Temmuz 2025'teki sembolik törenin ardından hâlâ gerçek anlamda bir silah bırakma adımı atamamıştır. Bu ağır tablonun ardında yatan asıl nedenler neler?

Dünyada silahlı çatışmaları sona erdiren barış süreçleri incelendiğinde, başarılı örneklerin ortak bir paydada buluştuğu görülmektedir: Şeffaflık, bağımsız uluslararası denetim ve geri dönüşü olmayan kalıcı adımlar. PKK terör örgütü ise 1978’de kurulduğu günden bu yana yaklaşık 50 bin insanın hayatını kaybetmesine neden olmuş ve silah bırakma konusunda bu kriterlerin hiçbirini henüz karşılayamamıştır. Ülkemizde başlatılan barış girişimi kapsamında, 25 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın örgüte yönelik çağrısının ardından süreç yeni bir evreye girdi. Öcalan’ın bu çağrısına uyarak örgüt, Mayıs 2025’teki 12. Kongresi’nde kendini feshettiğini açıkladı ve 11 Temmuz 2025’te Irak’ın Süleymaniye kenti yakınlarında sembolik bir törenle 30 militanın silahlarını bir kazanda yaktığı görüntüler kamuoyuna yansıdı. Ne var ki bu görüntülerin ardında, Kandil’den İran’a, Suriye’den Avrupa’ya uzanan çok katmanlı bir direnç mekanizması sessizce varlığını sürdürmektedir.
IRA ve ETA Nasıl Gerçekten Silah Bıraktı?
IRA, yani İrlanda Cumhuriyet Ordusu, 1969’da Kuzey İrlanda’nın İngiltere’den ayrılması amacıyla kuruldu ve onlarca yıl boyunca silahlı eylemleri yoğun biçimde sürdürdü. Bu mücadele süresince yaklaşık 3.500 ile 4.000 arasında kişi hayatını kaybetti; kayıpların büyük bölümünü sivil halk oluşturuyordu. 2005 yılında IRA, silahlı eylemleri kalıcı olarak sonlandırdığını resmen ilan etti ve silahlarını bağımsız bir uluslararası gözetim mekanizması olan Uluslararası Silahsızlanma Komisyonu’na teslim etti. Teslim edilen silahlar sembolik bir törenle yakılmadı; aksine uluslararası denetim altında, askeri standartlara tam uyumlu yöntemlerle kalıcı biçimde imha edildi. Örgüt liderine herhangi bir unvan, statü ya da özel konum verilmedi; süreç boyunca herhangi bir anayasal değişiklik de koşul olarak öne sürülmedi.
ETA, yani Bask Yurdu ve Özgürlük örgütü, 1959’da İspanya ve Fransa’dan bağımsız bir Bask devleti kurmak amacıyla kuruldu ve yaklaşık 800 kişinin ölümüne yol açtı. Örgüt, 2004’teki Madrid tren saldırısında başlangıçta sorumlu tutulan taraf olmasının ardından toplumsal taban kaybını hızla yaşadı; bu ağır tablo ETA üzerindeki siyasi baskıyı katlandırdı. 2011’de silahlı mücadeleyi resmen bıraktığını açıklayan ETA, silah depolarının konumlarını arabulucular aracılığıyla İspanyol ve Fransız yetkililerine bildirdi. Toplanan mühimmat güvenlik protokollerine tam uyumlu biçimde imha edildi; ETA 2018’de örgütsel yapısını tamamen feshettiğini duyurarak sahadan çekildi.
PKK ise bu 2 örnekle kıyaslandığında son derece farklı ve endişe verici bir tablo ortaya koymaktadır. IRA’nın yol açtığı ölü sayısının yaklaşık 15 katına, ETA’nın ise yaklaşık 62 katına ulaşan can kaybıyla PKK, dünya tarihinin en ağır sivil kayıplarına neden olan örgütlerden biri konumundadır. Uzmanlara göre bu çarpıcı oran, örgütün gerçek anlamda bir çözümle yüzleşmek yerine sürekli ertelemeler üzerine kurulu bir strateji izlediğinin en somut göstergesidir. IRA ve ETA süreçlerinde örgüt liderlerine herhangi bir statü tanınmamış, anayasal düzenlemeler koşul olarak masaya getirilmemiş; tüm süreç denetlenebilir ve geri dönüşsüz adımlarla tamamlanmıştır. PKK ise tam tersine, her kritik aşamada yeni bir koşul ya da dış dinamikle ilerlemenin önünü tıkamayı tercih etmektedir.
Sembolik Törenden Gerçek Çözüme Uzanan Derin Uçurum
11 Temmuz 2025’teki sembolik törenin dünya kamuoyunda yarattığı izlenim, gerçeklikle büyük ölçüde örtüşmemektedir. Söz konusu törende 15’i kadın, 15’i erkek 30 PKK militanı Casene mağarasından çıkarak silahlarını dev bir kazana bıraktı ve ateşe verdi; oysa bu eylemi bağımsız bir uluslararası komisyon denetlemedi, sürecin şeffaflığı ve kalıcılığı herhangi bir mekanizma tarafından güvence altına alınmadı. Şubat 2026’da açıklanan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu raporu, PKK’nın yalnızca Zap bölgesindeki bazı mağaraları tasfiye ettiğini; Kandil, Gara, Mahmur, Sincar ve Asos gibi kilit noktalarda ise herhangi bir somut adım atmadığını belgeleyen kritik bir referans niteliği taşımaktadır. Bu stratejik noktalar onlarca yıllık lojistik altyapıya, ikmal hatlarına ve komuta zincirine ev sahipliği yapmaktadır. Gerçek anlamda bir silah bırakma için bu bölgelerin şeffaf biçimde boşaltılması, imha edilmesi ve uluslararası denetimle belgelenmesi zorunlu görünmektedir. Sürecin bu kritik aşamasındaki boşluk, barış çabalarının toplumsal karşılık bulması üzerinde de olumsuz bir etki yaratmakta ve kamuoyunun sürece olan güvenini zayıflatmaktadır.
Süreç boyunca ülkemizde kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, neredeyse tüm siyasi partilerin katılımıyla yoğun bir tempo içinde çalıştı ve uzun mesaisinin ardından Şubat 2026’da kapsamlı bir yol haritasını kamuoyuyla paylaştı. Ne var ki bu raporun açıklanmasının ardından geçen aylara karşın, PKK tarafındaki somut ilerleme son derece sınırlı kalmıştır. Bölge uzmanları, Kandil’deki yönetim kademesinin Öcalan’ın talimatları ile İran’daki konjonktür arasında sıkışarak zaman kazanma stratejisi izlediği görüşündedir. Bu belirsizlik ortamı, demokratik sürecin öngörülebilirliğini ve güvenilirliğini doğrudan zedelemekte; siyasi çözüme olan toplumsal inancı da aşındırma riskini beraberinde getirmektedir. Sürecin gerçek bir kalıcı çözüme mi yoksa yeni bir erteleme dönemine mi evrildiği sorusu, yanıt bekleyen en kritik soru olma özelliğini korumaktadır.
Kandil’i Tıkayan Jeopolitik Hesaplar ve Suriye Faktörü
PKK’nın silah bırakma konusundaki isteksizliğini besleyen en kritik etken, örgütün Suriye’de inşa ettiği fiilî özerk yapıdır. ABD ve AB başta olmak üzere pek çok uluslararası aktörün bu yapıyı fiilî olarak tanıması, Kandil’e güçlü bir dış diplomatik koz sağlamaktadır. Suriye’de kazanılan bu toprak ve siyasi zemin, örgüte alternatif bir var oluş alanı açmakta ve silahlı yapısını koruma güdüsünü doğrudan pekiştirmektedir. Örgüt, tıpkı 2015’teki önceki çözüm sürecinde Suriye’yi bahane olarak öne sürdüğü gibi, bugün de bölgesel konjonktürü gerekçe gösterme yolunu seçmektedir. Bölgesel dinamiklerin yarattığı bu cazip fırsat ortamının örgütsel çıkarlarla örtüşmesi, Kandil’in ilerlemeye direnç göstermesinin jeopolitik temelini oluşturmaktadır.
PKK’nın İran kolu olarak faaliyet gösteren yapılanmanın 2026 başından itibaren yeniden aktifleştiği yönündeki bilgiler, güvenlik çevrelerinde ciddi kaygılara yol açmaktadır. İran’da devam eden iç siyasi çalkantılar ve zayıflayan merkezi otorite, örgüte yeni bir özerk yapı arayışı için bir fırsat penceresi açmıştır. PKK bağlantılı çeşitli grupların PJAK, PAK, Komala, İKDP ve Xebat gibi yapılanmalarla birlikte Şubat 2026’da İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu’nu kurduğu bildirilmiştir. Bu koalisyonun İran coğrafyasında da Suriye modeline benzer bir özerk alan yaratmayı hedeflediği değerlendirilmektedir. Güvenlik analistlerine göre söz konusu gelişmeler, PKK’nın silah bırakma sürecini kasıtlı olarak yavaşlatmasının bölgesel arka planını açıkça ortaya koymaktadır.
Avrupa’daki PKK bağlantılı yapılanmalar ise siyasi lobi faaliyetleri ve mali kaynak geliştirme konusunda kesintisiz çalışmayı sürdürmekte, bu faaliyetler örgütün Kandil’deki lojistik zincirini besleyen kritik bir işlev üstlenmektedir. Söz konusu yapıların hukuki statüsü ülkeden ülkeye farklılık gösterdiğinden, ortak bir uluslararası önlem çerçevesi oluşturmak uzun soluklu bir diplomatik çabayı gerektirmekte; bu eksiklik aynı zamanda bölgesel güvenlik dengeleri üzerinde de somut olumsuz etkiler doğurmaktadır. Mali takip mekanizmalarının güçlendirilmesi ve ülkeler arası istihbarat paylaşımının derinleştirilmesi, sürecin seyrini doğrudan etkileyebilecek kritik değişkenler olmayı sürdürmektedir.
PKK’nın Anayasa Talepleri ve Cumhuriyet’in Kırmızı Çizgileri
PKK’nın barış sürecine koyduğu koşullar, salt bir silah bırakma meselesinin çok ötesine geçmekte ve doğrudan cumhuriyetin kurucu ilkelerine yönelik köklü değişiklikleri kapsamaktadır. Örgütün talepleri arasında Anayasa’nın 42. maddesi çerçevesinde Türkçenin resmi dil statüsünün yeniden tanımlanması açıkça yer almaktadır. Bunun yanı sıra 66. madde kapsamındaki vatandaşlık tanımının değiştirilerek “Türk, Kürt, Arap veya Türkiyeli” gibi çok kimlikli bir çerçeveye kavuşturulması talep edilmektedir. Siyaset bilimciler, bu taleplerin ulus devlet anlayışından “ümmet” temelli çok parçalı bir yapıya geçişi öngördüğünü ve Lozan öncesine dönüşü ima ettiğini vurgulamaktadır. IRA ve ETA süreçlerinde benzer anayasal koşullar hiçbir zaman müzakere masasına taşınmamış; silah bırakma, salt güvenlik ve siyasi çerçevede yönetilmiştir. Cumhuriyetin kazanılmış haklarını koruyan kararlı bir siyasi tutumun, uzun vadeli istikrarın vazgeçilmez güvencesi olduğu tarihin bize bıraktığı en köklü derstir.
Anayasal taleplerin kabulü, yalnızca hukuki değil; demografik, eğitim ve toplumsal dönüşüm açısından da son derece kapsamlı sonuçlar doğurabilir. Devlet ile vatandaş arasındaki birlik bağını tanımlayan temel normlarda yapılacak köklü değişiklikler, onlarca yıllık siyasi dengeleri kalıcı biçimde bozacak potansiyeli içinde barındırmaktadır. Anayasa hukukçularının önemli bir kısmı, söz konusu taleplerin müzakere edilemez nitelikte olduğunu ve herhangi bir barış sürecinin sınırlarını aştığını açıkça ifade etmektedir. Tarihsel deneyim ise kazanılmış ulusal değerlerin korunmasındaki kararlılığın, ülkenin bütünlüğünü ve geleceğini şekillendiren en belirleyici etken olduğunu defalarca kanıtlamıştır.
IRA ve ETA’nın silah bırakma süreçlerindeki en belirgin ortak özellik, örgüt liderlerinin özel bir statüye kavuşturulmamış olmasıdır. Her 2 süreçte de örgüt başı, müzakere masasının anahtar aktörü konumuna getirilmeksizin hukuki süreçler işletilmiş ve militanlar bireysel sorumluluk çerçevesinde değerlendirilmiştir. PKK sürecinde ise Öcalan’ın üstlendiği merkezi rol, bu tarihsel örneklerden köklü biçimde ayrışmakta ve bazı güvenlik uzmanları tarafından sürecin yapısal kırılganlığına zemin hazırlayan bir unsur olarak tanımlanmaktadır. Bu pozisyonun, örgütün anayasal koşullar öne sürmek ve süreci yavaşlatmak için kullandığı bir pazarlık kozu işlevi gördüğü de göz ardı edilmemesi gereken kritik bir boyut olarak öne çıkmaktadır.
Karşılaştırmalı bir analiz yapıldığında, başarıyla tamamlanan silah bırakma süreçlerinin hepsinde bağımsız uluslararası arabuluculuk mekanizmalarının belirleyici bir denetim işlevi üstlendiği dikkat çekmektedir. Öte yandan ETA örneğinde olduğu gibi örgütün toplumsal taban kaybetmesi ve silahlı eylemlere verilen desteğin aşınması, sürecin gerçek bir dönüşüme evrilmesini hızlandıran kilit etken olarak öne çıkmıştır. PKK ise gerek uluslararası destekçileri gerekse sosyolojik tabanı itibarıyla bu koşulları henüz tam anlamıyla karşılayamamaktadır. Bu nedenle bölge araştırmacıları, sürecin başarıya ulaşması için örgütün iç dinamiklerinden bağımsız olarak uluslararası baskı mekanizmalarının etkin biçimde devreye alınmasının zorunlu olduğunu ısrarla vurgulamaktadır.
Güvenlik politikasının bütünlüklü ve istikrarlı biçimde sürdürülmesi, çözüm sürecinin en kritik değişkenlerinden biri olmayı korumaktadır. Geçmiş dönemlerdeki müzakere denemeleri, güvenlik alanında yapılan tek taraflı geri adımların örgütü cesaretlendirdiğini ve süreci hızla çıkmaza soktuğunu açıkça ortaya koymuştur. Savunma uzmanlarına göre IRA ve ETA örneklerinde belirleyici olan en temel etken, siyasi iradenin tutarlılığı ile güvenlik güçlerinin yerleşik caydırıcılığının eş zamanlı ve dengeli biçimde sürdürülmesidir. PKK’nın gerçek anlamda silah bırakmasını sağlayacak eşik, yalnızca sembolik jestler ya da diplomatik açıklamalarla değil; fiilî ve denetlenebilir tasfiyenin tamamlanmasıyla aşılabilecektir. Bu bağlamda diplomatik kanalların açık tutulması ile operasyonel caydırıcılığın bir arada yönetilmesi, uzmanların önerdiği en işlevsel ve sürdürülebilir denge noktasını oluşturmaktadır.








