Orta Doğu coğrafyası, uzun yıllardır küresel dikkatleri üzerine çeken olaylarla anılıyor. Petrol zenginliği, siyasi dönüşümler ve dış müdahaleler burada sürekli gündem oluşturuyor. Ancak bu bölgedeki gelişmelerin yüzeydeki görüntüsü, perde arkasındaki gerçeklerle karşılaştırıldığında bambaşka bir tablo çiziyor. Halkların yaşadığı dönüşümler, bazen planlı operasyonların sonucu olarak ortaya çıkıyor ve yıllar sonra bile yeni bakış açıları sunabiliyor. İran gibi stratejik bir ülkenin geçmişini incelediğimizde, emperyalist çıkarların nasıl şekillendirdiği olaylar dikkat çekiyor. Günümüz tartışmalarını anlamak için bu tarihi katmanları yavaş yavaş açmak gerekiyor.

1950’li yılların başında İran’da henüz emekleme aşamasında olsa da demokrasi adımları atılıyordu. O dönemde başbakanlık görevini üstlenen Musaddık adlı lider, yabancı güçlere karşı kararlı bir tutum sergiledi. İran topraklarındaki İngiliz ve Amerikan petrol şirketlerine el koyarak endüstriyi millileştirdi. Bu cesur hamle, dönemin hükümdarını tedirgin etti ve onu İtalya’nın başkentine kaçmaya zorladı. Roma’da sürgünde yaşayan hükümdar, petrol kaynaklarının kontrolünü kaybetmenin şokunu yaşıyordu. Ancak bu durum uzun sürmedi çünkü dış güçler devreye girdi.

Amerikan ve İngiliz gizli servisleri hemen harekete geçti. CIA ve MI6 işbirliğiyle Ajax Operasyonu olarak bilinen kapsamlı bir darbe planı hazırlandı. Operasyonu CIA istasyon şefi Kermit Roosevelt yönetiyordu. İki yıl boyunca yoğun çalışmalar yapıldı, büyük miktarlarda para dağıtıldı ve yerel işbirlikçiler satın alındı. 1953 yılında halk ayaklanması görüntüsü altında kitlesel gösteriler organize edildi. Bu süreçte Musaddık darbeyle görevden uzaklaştırıldı ve vatana ihanet suçlamasıyla hapse atıldı. Darbenin ardından Roma’dan dönen hükümdar Rıza Pehlevi, vatan kurtaran kahraman edasıyla tahtına yeniden oturdu. Meclis lağvedildi ve tek otorite haline geldi. İlk icraatı, petrol konsorsiyumu anlaşması imzalamak oldu. Böylece İran’ın petrol kaynakları yeniden İngiliz ve Amerikan şirketleriyle paylaşıldı. Bu gelişme, İran petrolü üzerindeki kontrolün yabancı ellere geçmesini sağladı ve Orta Doğu müdahalelerinin klasik örneklerinden birini oluşturdu.

Hükümdar, ülke halkı yoksulluk içinde kıvranırken inanılmaz bir lüks içinde yaşıyordu. Binbir gece masallarını andıran partiler düzenleniyor, pırlantalar ve yakutlar havada uçuşuyordu. Ziyafetler için şefler Paris’ten özel olarak getirtiliyor, garsonlar bile uçaklarla taşınıyordu. Misafirlere mücevher hediyeler veriliyor, 1700 kişilik özel bir tören birliği oluşturulmuştu. Her ziyarette bu şatafatlı birlik hükümdarı karşılıyordu. Beş kiloluk som altından bir tacı vardı. Üçüncü eşi Farah Diba ile evlenirken dünyanın en pahalı pembe elmasıyla süslü bir taç takmıştı. 1967 yılında kendini imparator ilan etti, eşini de imparatoriçe yaptı. İmparatoriçe tacını ünlü bir mücevher evi hazırlamıştı; toplam 1541 taş içeriyordu, bunların 1469’u elmas, 36’sı zümrüt ve 34’ü yakuttu. Ortasında 150 karatlık özel bir zümrüt yer alıyordu ve tacın ağırlığı 1950 gramdı. Ülke sanki hükümdarın kişisel malı gibi yönetiliyordu. Her sektörden yaklaşık 300 şirket onun kontrolündeydi. İlerleyen yıllarda yurt dışına kaçtığında 36 milyar dolarlık bir servete sahip olduğu ortaya çıktı. Bu lüks yaşam tarzı, İran halkı arasında derin hoşnutsuzluk yaratıyordu ve istihbarat operasyonlarının zeminini hazırlıyordu.

Hükümdar tahta oturduktan sonra CIA ve MI6 desteğiyle Savak adlı istihbarat teşkilatı kuruldu. Başında İranlı bir general olsa da gerçek yönetim Batılı servislerdeydi. Yüz binden fazla İranlı, doğrudan CIA tarafından ajan olarak eğitildi. Bu yapı sayesinde hükümdar dönemindeki her gelişmeden dış güçlerin haberi oluyordu. Örneğin Humeyni’nin halk arasındaki faaliyetleri de yakından takip ediliyordu. 1950’lerin sonu ve 1960’ların başında Humeyni adlı bir din adamı öne çıkmaya başladı. Ülkenin demokrasi veya monarşi yerine İslami kurallarla yönetilmesini savunuyordu. Hükümdarın saraylardaki şatafatı, yoksul kitleleri onun etrafında topluyordu. 1960’ların başında kendini Ayetullah ilan etti ve Şii hiyerarşinin zirvesine yükseldi.
Hükümdar bir yandan lüks içinde yaşarken diğer yandan bazı sosyal reformlara da imza atıyordu. Beyaz Devrim olarak adlandırılan bu paket, kadınlara seçme ve seçilme hakkı getiriyordu. Petrol gelirlerinin bir kısmı ekonomik kalkınmaya ayrılıyor, işçi hakları ve ücretlerde iyileştirmeler yapılıyordu. Toprak reformu da planlanıyordu. Ancak bu reformlar dinci kesimleri rahatsız etti çünkü ulemanın kontrolündeki geniş arazilere el konulacaktı. Humeyni bu fırsatı değerlendirdi. Kadınların özgürleşmesinden rahatsız olan din adamlarını harekete geçirdi ve “din elden gidiyor” sloganlarıyla sokaklara döktü. Şah karşıtı eylemler başladı. Savak’ın ve arkasındaki güçlerin bu gelişmelerden habersiz olması imkansızdı.
Humeyni tutuklandı ve yaklaşık bir buçuk yıl hapis yattı. O dönemde Orta Doğu’da istihbarat operasyonları çok yoğundu. Tutuklu bir lideri ortadan kaldırmak kolay olabilirdi; 1962 şartlarında iletişim sınırlıydı, kimse fark etmeyebilirdi. Ancak böyle bir yol tercih edilmedi. Bunun yerine 4 Kasım 1964 gecesi cezaevinden çıkarıldı. Askeri araçla Tahran havalimanına getirildi ve kendisine pasaport verildi. İran hava kuvvetlerine ait bir C130 askeri nakliye uçağına bindirildi. Uçak havalandı ve komşu bir ülkenin başkentine, Esenboğa Havalimanı’na indi. Yerel güvenlik yetkilileri tarafından teslim alındı. Uçak tekrar Tahran’a döndü. Humeyni sivil bir araçla Çankaya’daki Bulvar Palas oteline götürüldü ve 514 numaralı odaya yerleştirildi.
Bulvar Palas o dönemde Ankara’nın en modern otellerinden biriydi. 1954’te açılmış, dört katlı ve 33 odalı bir yapıydı. Daha sonra bitişiğine ek inşaat yapıldı, oda sayısı artırıldı ve görkemli bir restoranla şık bir gece kulübü eklendi. Kulübe üyelik şarttı. Otelin genişletilmesi için gereken krediyi Pan American adlı havayolu şirketi sağlamıştı. Bu şirket Amerikan devletinin küresel sembollerinden biriydi. Meclis binasının tam karşısında yer alan otel, siyasi toplantıların ve kulislerin merkezi haline gelmişti. Humeyni’nin buraya yerleştirilmesi, olayın hassasiyetini gösteriyordu. Dönemin cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’di ve istihbarat müsteşarları Fuat Doğu ile Ziya Selışık’tı. Humeyni buradan oğluna mektuplar yazdı. Laik cumhuriyet düzeninden nefret ettiğini ve buraya getirilmenin kendisi için incitici olduğunu belirtiyordu.
Ertesi sabah basına sızmalar oldu. Sorular çoğalınca Humeyni apar topar otelden çıkarıldı ve yerel güvenlik birimlerinin güvenli evlerinden birine taşındı. Günlerini Kuran okuyarak geçiriyor, duyduğu kelimeleri not ediyordu. Birkaç gün sonra Ankara’yı gezmek istediğini söyledi. Ancak cübbesiyle dolaşamayacağı söylendi. Pantolon, gömlek ve pardösü teklif edildi fakat reddetti; ulema kıyafetine hakaret olarak gördü. Beşinci gün oğluna yeni bir mektup yazdı. Kurutulmuş meyve, çam fıstığı ve gaz adlı tatlıdan göndermesini istedi. Ayrıca yakında Bursa’ya gönderileceğini ve dindar bir şehir olduğunu düşündüğünü ekledi.
Ankara’daki ilk haftanın sonunda Humeyni sivil araçla Bursa’ya taşındı. Yerel güvenlik birimlerinden Farsça bilen albay Ali Çetiner’in evine yerleştirildi. Burada üç ay kalacaktı. Albay’ın eşi Melahat Hanım ve ailesi ile ilk karşılaşma kültürel çatışmayla başladı. Humeyni başı açık kadınları görünce sert tepki gösterdi. Melahat Hanım misafirperverlik adına jest yaparak başını örttü fakat kızı asla taviz vermedi. Yemekler aynı sofrada yenildi. Zamanla alıştılar ve dostluk gelişti. Üç ay sonra ayrılırken gözyaşları döküldü. Bursa’da Humeyni şehri gezmek istedi. Pantolon ve pardösüyü bu kez kabul etti. Ulu Cami’yi ziyaret etti. Fotoğrafları çekildi ve imha edilmesini istedi ancak engel olamadı. Bursa hamamlarını ve Gemlik sahilini seviyordu.
Bursa döneminde İstanbul’a da getirildi. Florya sahilinde piknik yapıldı ve hayatında ilk kez denize girdi. Taksim’de alkolsüz bir lokanta ayarlandı, İstiklal Caddesi’nde yemek yedi. İzmir’e de gezmeye götürüldü. Kemeraltı’ndaki Şükran Lokantası’na alındı; içkili ve müzikli olmasına rağmen sorun etmedi. Konu komşu soruları artınca adres değiştirildi. Çekirge semtinde iki ev kiralandı; Humeyni birinde, aile diğerinde kaldı. Sekiz ay daha böyle geçti. İran’dan ziyaretçiler gelmeye başladı. Bursa’da örgütlenme faaliyetleri sürdürülüyordu. Hatta İstanbul’da ek bir ev kiralanmıştı; ziyaretçiler sırayla oraya yerleştiriliyor ve görüşmeler sağlanıyordu. Humeyni toplam 11 ay Bursa’da kaldı.
Sonra nedense Irak’ın Necef şehrine götürüldü. Oradan da Fransa’nın başkentine taşındı. Paris’te de örgütlenmesi sağlandı. Daha sonra İran’da kitlesel hareketler başladı. Hükümdar kaçtı ve Humeyni geldi. Bugün ise geçmişte Musaddık’ı deviren, Şah’ı tahta oturtan, Humeyni’yi koruyan güçler aynı İran’ı hedef alıyor. Petrol çıkarları için molla rejimine silah satanlar şimdi ambargo ve müdahale konuşuyor. Orta Doğu’da hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bir seyrettiklerimiz vardır, bir de gerçekten yaşananlar. Petrol ve güç oyunları devam ediyor.





